Fani karac'oğlan fani
veren alır tatlı canı...
Yakışmazsa öldür beni
yeşil bağla ala karşı
Halk türküsünden bir parça...Günümüzde bu kadar anlam yüklü cümleler var mı?
ben göremiyorum nedense hepsi 'berkecan nie veermion yaağ?, basgaza aşkım bas gaza' '
senden bana ne köy olur ne kasaba'
vesair ifade kusmukları gibi geliyor.Kulaklarım yanıyor bunlar ekrandan fırlayıp kulaklarıma çarptığında. ne kadar kaba,ne kadar yontulmamış,ne kadar vasat ,ne kadar bayağı...
böyle bir cereyan var bunların hepsinde...Aşk'ı Sevgi'yi 'gramaj hesabı et'e dönüştürme çabası bunların cereyanı. Nerden kapıldınız bu cereyana?...
anlayamadım.
Hangi bataklıktan türüyor bunlar kurutalım kökünü ?
Sadece ben anlamasam neyse inanın çevremdeki herkes bundan muzdarip abuk subuk şarkıcılardan
şarkıcıklardan...onlar bi nebze olsa yok sayabiliyorlar böylelerini
Ama
Ben yok sayamadım da bunları yazdım işte...
Bunlar saman alevi gibi parlıyor.'bazı bayağı insancıklarda' benzin döküyorlar üstlerine...
ne oluyor 3 aylık şöhretler...'3 parmak'lık etek boylarıyla 'AÇ'ları doyurmaya niyetlilerle dolup
taşıyor ekranlar
Şöhretinizi de ününüzü de paranızı da size albüm yapanları da onlara bu işi verenleri de sizi de ...
..
.
malesef buradan sonra -RTÜK- sazı eline alıyor.
bırakaydılar da bir söveydim...
25 Şubat 2009 Çarşamba
17 Şubat 2009 Salı
Paraşütcü ve Otonom Topraklar
Geç gelip erken giden insanlar olur hayatlarınızda ve hayatlarımızda...Usulca sokuluverirler yıllardır yüzleş(e)mediğiniz yanınızla yüzleştirirler sizi. ister istemez bir dönüşüme kapılırsınız onların yanlarında.Atmosferleri vardır onların tabiki iklimleride...
Peki kim mi onlar?
kim olacak paraşütcüler yahu...gerçi siz onlara başka adlar veriyor olabilirsiniz.Bendeniz paraşütcü diyorum.
kimisi kazara,kimisi bilerek
en gizli ve bazen en değerli şeylerin mevcut olduğu gönülünüzdeki topraklara
inerler.Kazara inenleri de gördüm.Bilerek inenleri de...Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki
kazara inenler daha tehlikelidir...Herhangi bir amaçları yoktur ve ne yaptıklarının farkında bile olmazlar çoğu zaman.
Bu yazıda bahsedilen
kişinin 'kendiyle bile paylaşmaya çekindiği şeylerin mezarlığı' isimli bölgeleri vardır gönül toprakları ülkesinde.Otonomi tanınmıştır oralara... Sandıklara kapatılmış haşin gerçeklerin illeridir oralar...Haşinler ve soğuk havada yüzünü kamçılayan rüzgar kadar da acımasız topraklardır oralar...Nüfusunu sandıklar oluşturur.insanlar değil bildiğin sandıklar yahu...yan yana duran onlarca sandık.Kimisinin üzerinde bir sembol, kimisinin üzerinde bir isim kimisinde bir forma,kimisinde bir gülücük,kimisinde bir tutam saç,kimisinde ise bir
çift göz... her iki sandık arasında bir sandığı gömebilecek kadar bir derinlikte bir çukur mevcuttur.çukurun yanıbaşında da vakur bir kürek, yüzünü toprağa dayamış...haşin gerçekleri gömebilecek iradeli elleri bekliyor ona yakışan haliyle...
Konuya dönelim işte bu paraşütcüler o mezarlığın tam ortasına inerler birden bire.Tam unuttuk, kurtulduk dediğiniz o sandıkların arasına konarlar göçmen kuşlar gibi...
Tek yaptıkları da budur...istemeden de olsa sizi o sandıklarla rastlaştırırlar tekrar.
Denge halindeki terazinin herhangi bir kefesine bir tüy parçası bile koysanız nasıl denge bozulur... ve dahası dengeyi sağlamak için tüyü almaya kalktığınız anda tüm sistem
bir daha düzeltilemez şekilde bozulur ya. işte O paraşütcüler böyle tüyler gibidirler.
terazi de bozulmuştur bir kere daha ama çare yok
tümden kaybetmemek için sineye çekilir bir kefenin altta olması. Altta olan kefe ise genelde hüzün yüklü ağırlıkların mevcut olduğu kefedir. Zamanla farkedersiniz ki alttaki kefe ile üstteki kefe salınım yapmaya başlar...Yine belli bir zaman sonrada tekrar dengeye kavuşur teraziniz.
Bu sebeble;
paraşütcüler hayatınıza düştüğü anda
hiç yoklarmış gibi devam etmeye çalışın...
Eğer yoklarmış gibi yapamayacak kadar cesursanız...Yüzü yerdeki vakur küreğin yanına gidin
Yüzünü yerden kaldırdığınızda kürek size ne yapmanız gerektiğini fısıldayacaktır...
Peki kim mi onlar?
kim olacak paraşütcüler yahu...gerçi siz onlara başka adlar veriyor olabilirsiniz.Bendeniz paraşütcü diyorum.
kimisi kazara,kimisi bilerek
en gizli ve bazen en değerli şeylerin mevcut olduğu gönülünüzdeki topraklara
inerler.Kazara inenleri de gördüm.Bilerek inenleri de...Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki
kazara inenler daha tehlikelidir...Herhangi bir amaçları yoktur ve ne yaptıklarının farkında bile olmazlar çoğu zaman.
Bu yazıda bahsedilen
kişinin 'kendiyle bile paylaşmaya çekindiği şeylerin mezarlığı' isimli bölgeleri vardır gönül toprakları ülkesinde.Otonomi tanınmıştır oralara... Sandıklara kapatılmış haşin gerçeklerin illeridir oralar...Haşinler ve soğuk havada yüzünü kamçılayan rüzgar kadar da acımasız topraklardır oralar...Nüfusunu sandıklar oluşturur.insanlar değil bildiğin sandıklar yahu...yan yana duran onlarca sandık.Kimisinin üzerinde bir sembol, kimisinin üzerinde bir isim kimisinde bir forma,kimisinde bir gülücük,kimisinde bir tutam saç,kimisinde ise bir
çift göz... her iki sandık arasında bir sandığı gömebilecek kadar bir derinlikte bir çukur mevcuttur.çukurun yanıbaşında da vakur bir kürek, yüzünü toprağa dayamış...haşin gerçekleri gömebilecek iradeli elleri bekliyor ona yakışan haliyle...
Konuya dönelim işte bu paraşütcüler o mezarlığın tam ortasına inerler birden bire.Tam unuttuk, kurtulduk dediğiniz o sandıkların arasına konarlar göçmen kuşlar gibi...
Tek yaptıkları da budur...istemeden de olsa sizi o sandıklarla rastlaştırırlar tekrar.
Denge halindeki terazinin herhangi bir kefesine bir tüy parçası bile koysanız nasıl denge bozulur... ve dahası dengeyi sağlamak için tüyü almaya kalktığınız anda tüm sistem
bir daha düzeltilemez şekilde bozulur ya. işte O paraşütcüler böyle tüyler gibidirler.
terazi de bozulmuştur bir kere daha ama çare yok
tümden kaybetmemek için sineye çekilir bir kefenin altta olması. Altta olan kefe ise genelde hüzün yüklü ağırlıkların mevcut olduğu kefedir. Zamanla farkedersiniz ki alttaki kefe ile üstteki kefe salınım yapmaya başlar...Yine belli bir zaman sonrada tekrar dengeye kavuşur teraziniz.
Bu sebeble;
paraşütcüler hayatınıza düştüğü anda
hiç yoklarmış gibi devam etmeye çalışın...
Eğer yoklarmış gibi yapamayacak kadar cesursanız...Yüzü yerdeki vakur küreğin yanına gidin
Yüzünü yerden kaldırdığınızda kürek size ne yapmanız gerektiğini fısıldayacaktır...
9 Şubat 2009 Pazartesi
Hırıltılarım
Benjamin buttonun garip hikayesini izledim gözyaşı belirdi filmin sonlarında...üstüne umut sarıkaya okudum,
ahmet kaya dinledim kül tablası göz kırpıyor bu mezarlığa gönderecek başka bişeyler yok mu diye?
Sonra daldım yine monitöre bakarak,her gece olduğu gibi bu gecede 'combat' başlamıştı.içimdeki iyilerle
kötüler sırayla söz alıp zihin kürsüsünden karşı tarafa yükleniyorlardı.Sessizlik oldu uzunca bi süre bilgisayarın
fan sesiyle ancak kendime gelebildim saat 04.10 du.
özetle alttaki paragrafdaki her başlık tek tek irdelendi dakikalarca.
olamayacağını bildiğiniz şeyler için ümit etmek,olmadığın gibi yaşamak
ve olmadığın saflıkla hiçbişey olmamış gibi hayata devam etmeye gayret göstermek...Hedef belirleyip ulaşamamak
ulaşamadıkça da topu kadere atıp kenara geçip yatmak.gereksiz uykusuz geceler...Umut sarıkaya takibi,
Viktor hugo'dan okunan son romanın bünyeye dahil ettiği garip his,yeşil gözlü belirsizlik,maddi geçimsizlik
fikri uyuşmazlık,tiryakiliğe koşar adım ilerlerken iradeliyim ayakları yapmak
günde 5 kere kılmaya niyetlenilip iki veya üçten öteye gidemeyen temizlenme hareketleri
yokluğa isyan,varlığa nisyan,sorana karşı yalan,hadi bari buna anlatayım dedğinde aldığın sessizlik
anlamsız kelime grupları gibi gözüksede üstteki yazdıklarım.yazdıklarım benim savaşım aslında pek çok cephede
verilen bir savaş bu.Kuvvetimi önceki zamanla sonraki zamana o kadar dağıtmışım ki şimdiki zamanda savaşacak
derman kalmamış.O sebeple rolantiye aldım hayatı gittiği yere kadar bekle gör moduna girdim.Strateji yok plan yok
proje yok hedef yok, tek şey olsa hepsi olacak aslında ama onu yazmayacağım burada herkesin
ihtiyacı olan tek şey.
Ahmet Kaya bağırıyor yandan 'siz benim kime küstüğümü nerden bileceksiniz?' bilemeyiz abi nerden bilelim,
herkes birbirini biliyor mu sanki? gülerken ağlayanları,ağlarken ses çıkarmayanları nerden bileceğiz?
Tuzu kuru olanları,ailesiyle bozuk olanları,derslerden kalanları,sevgilisi olanları,olmayanları nereden bilecez?
gidip sorunca yok bişey diyenleri nerden bileceğiz?
Sevip,sevmediğini bilemeyen ,teslim olmaması gereken yerde kalkanını indiren,savaşağı yerde kaçan, bağıracağı yerde
susan bizler nereden bilecez başka insanları ve onların hissiyatını...Kendi hislerimizi biliyor muyuz ki
başkasınınkileri bilelim...
Daldan dala atlıyorum meseleler alakasız...düpedüz saçmalıyor lan bu dedirten ifadeler dökülüyor parmaklarımdan...
ağızımla söylersem kesinkes zeminden 7 kat altı garantileyeceğim cümleler geçiyor dilimin üzerinden
yılların ketumluğundan dolayı mengene gibi sıkıyorum dişlerimi kaçmasın bu sözler diye ağızımdan...
dudaklara çarpıp geri dönen o cümlelerden mes'ul olur muyum bilmiyorum ama söylesem de mesut olmayacağımı da
biliyorum.
07-2B uç,çekirdek kabukları,gri hoperlörler,şarkılar...düzensiz bir masa aklım gibi,düzensiz bir hayat ruhum gibi...
Düzensizliği düzen kabul eden üç kişinin
yaşadığı üç odalı 1 salonlu soğuk duvarlı evdeki her organizmanın kapılabildiği bir ümitsizlikle konuşuyorum şu an.
saat ilerledi vurup kafayı yatmalı
diye düşünürken ctrl + A ya basıp delete yapası geliyor insanın olm diyorum bunlarda okunur mu? kime ne anlatıyorsun
bu yazıyı niye yazıyorsun? veya niye yazdığını sanıyorsun diyor kafadaki yankı,
bende cevaben derim: 'rahatlamak için olsa gerek filmin bende bıraktığı tesirden de olabilir tabiki.'
bi türlü kesmiyor bizi elimizdekiler... gözümüzde hep 'el' dekiler...Eldekilerle yetinebilsek
böyle mi olurduk acaba?
son soru bu oluyor yarı aydınlık zihin koridorlarında yankılanan...ve ben yatıyorum ey yazıyı okuyan sen düşünedur...
ahmet kaya dinledim kül tablası göz kırpıyor bu mezarlığa gönderecek başka bişeyler yok mu diye?
Sonra daldım yine monitöre bakarak,her gece olduğu gibi bu gecede 'combat' başlamıştı.içimdeki iyilerle
kötüler sırayla söz alıp zihin kürsüsünden karşı tarafa yükleniyorlardı.Sessizlik oldu uzunca bi süre bilgisayarın
fan sesiyle ancak kendime gelebildim saat 04.10 du.
özetle alttaki paragrafdaki her başlık tek tek irdelendi dakikalarca.
olamayacağını bildiğiniz şeyler için ümit etmek,olmadığın gibi yaşamak
ve olmadığın saflıkla hiçbişey olmamış gibi hayata devam etmeye gayret göstermek...Hedef belirleyip ulaşamamak
ulaşamadıkça da topu kadere atıp kenara geçip yatmak.gereksiz uykusuz geceler...Umut sarıkaya takibi,
Viktor hugo'dan okunan son romanın bünyeye dahil ettiği garip his,yeşil gözlü belirsizlik,maddi geçimsizlik
fikri uyuşmazlık,tiryakiliğe koşar adım ilerlerken iradeliyim ayakları yapmak
günde 5 kere kılmaya niyetlenilip iki veya üçten öteye gidemeyen temizlenme hareketleri
yokluğa isyan,varlığa nisyan,sorana karşı yalan,hadi bari buna anlatayım dedğinde aldığın sessizlik
anlamsız kelime grupları gibi gözüksede üstteki yazdıklarım.yazdıklarım benim savaşım aslında pek çok cephede
verilen bir savaş bu.Kuvvetimi önceki zamanla sonraki zamana o kadar dağıtmışım ki şimdiki zamanda savaşacak
derman kalmamış.O sebeple rolantiye aldım hayatı gittiği yere kadar bekle gör moduna girdim.Strateji yok plan yok
proje yok hedef yok, tek şey olsa hepsi olacak aslında ama onu yazmayacağım burada herkesin
ihtiyacı olan tek şey.
Ahmet Kaya bağırıyor yandan 'siz benim kime küstüğümü nerden bileceksiniz?' bilemeyiz abi nerden bilelim,
herkes birbirini biliyor mu sanki? gülerken ağlayanları,ağlarken ses çıkarmayanları nerden bileceğiz?
Tuzu kuru olanları,ailesiyle bozuk olanları,derslerden kalanları,sevgilisi olanları,olmayanları nereden bilecez?
gidip sorunca yok bişey diyenleri nerden bileceğiz?
Sevip,sevmediğini bilemeyen ,teslim olmaması gereken yerde kalkanını indiren,savaşağı yerde kaçan, bağıracağı yerde
susan bizler nereden bilecez başka insanları ve onların hissiyatını...Kendi hislerimizi biliyor muyuz ki
başkasınınkileri bilelim...
Daldan dala atlıyorum meseleler alakasız...düpedüz saçmalıyor lan bu dedirten ifadeler dökülüyor parmaklarımdan...
ağızımla söylersem kesinkes zeminden 7 kat altı garantileyeceğim cümleler geçiyor dilimin üzerinden
yılların ketumluğundan dolayı mengene gibi sıkıyorum dişlerimi kaçmasın bu sözler diye ağızımdan...
dudaklara çarpıp geri dönen o cümlelerden mes'ul olur muyum bilmiyorum ama söylesem de mesut olmayacağımı da
biliyorum.
07-2B uç,çekirdek kabukları,gri hoperlörler,şarkılar...düzensiz bir masa aklım gibi,düzensiz bir hayat ruhum gibi...
Düzensizliği düzen kabul eden üç kişinin
yaşadığı üç odalı 1 salonlu soğuk duvarlı evdeki her organizmanın kapılabildiği bir ümitsizlikle konuşuyorum şu an.
saat ilerledi vurup kafayı yatmalı
diye düşünürken ctrl + A ya basıp delete yapası geliyor insanın olm diyorum bunlarda okunur mu? kime ne anlatıyorsun
bu yazıyı niye yazıyorsun? veya niye yazdığını sanıyorsun diyor kafadaki yankı,
bende cevaben derim: 'rahatlamak için olsa gerek filmin bende bıraktığı tesirden de olabilir tabiki.'
bi türlü kesmiyor bizi elimizdekiler... gözümüzde hep 'el' dekiler...Eldekilerle yetinebilsek
böyle mi olurduk acaba?
son soru bu oluyor yarı aydınlık zihin koridorlarında yankılanan...ve ben yatıyorum ey yazıyı okuyan sen düşünedur...
6 Şubat 2009 Cuma
Duman'dan 'Ah' isimli parça ve hissiyatım

herhangi bir şarkıya dair bişeyler karalamak gibi bir adetim olmamakla birlikte defalarca dinlediğim
bu şarkıdan ötürü bir kaç şey yazayım istedim.
Ritmi gayet sakin bir şekilde 23 saniye ilerledikten sonra ilk sözcük geliyor...
'Yarışmadı...'
'Allah allah nasıl yarışmadı hayat bir yarış değil miydi? 'sorusu aklınıza
geldikten 3 saniye sonra
2.sözcük düşüyor kulaklarınızdan içeri.
'yenilmedi...'
hooop 1 dk diyorsun yenilmemek için yarışmamak tırsakmış bu adam
dedim ama ses dalgaları dudaklarıma çarpıp geri döndü.
santradan 37 saniye sonra 'AÇIK SEÇİK SİZLE OYNAMADI' diyor ve üstüne ekliyor
'Gerilmedi...'
Ben burada şunu anlıyorum 'amca gerilmemek için açık-seçik kimseyle oynamıyor.'
peki ya
gizli gizli oynuyorsa? sorusuda son heceyle birlikte meydana çıkıveriyor zihnimde
'Sanılmasın yine basmış onu bulantılar' ve
'YANILMASIN ÖYLE DALGA GEÇEN YABANCILAR' diye ilerliyor şarkı
Şarkıdaki karakterle yabancılar dalga geçiyorlarmış.'Dalga geçmek' bence 2 sebeble yapılır
diye fikir yürütüyorum. 1.si değerli olan bişeyin değeri düşürmek, 2.si aciz olan bişeye
daha da acizlik katmak için.
Diğer yabancılarla 'yarışmaya girmediği için yenilmedi.Yenilmediği içinde
onun değeri diğerlerine göre ne nispette olduğu mukayese edilemedi.insanın içinden gelen bilinmeyene düşman
olma hissi ve yarışmayanın yabancılara göre daha değerli olma ihtimaline
teslim olan yabancıların akılları onunla ancak dalga geçmeye karar verebildi.
şarkı devam ediyor...
'AH EĞLENİYOR KENDİ BAŞINA'
'AH NEŞESİ YETER'
'AH UMURUNDAMI SANDIN BU DÜNYA'
'AH NEŞESİ YETER'
demek ki bize anlatılan şahıs öyle içten pazarlıklı gizli-gizli insanlarla oynayan biri
değil bilakis mertliğinden ve kendine olan muazzam sevgisinden dolayı 'gerilmemek'için
insan fıtratındaki özelliklerinden biri olan yarışma hissinden bile vazgeçmiş bir bireymiş.
Birey diyorum çünkü kendi başına eğlenebiliyor ve bu neşeyle de iktifa edebiliyor.
Yine bahsi geçen kişi yani kendi mutluluğununda formülü bulmuş gibi.'Umurunda değil dünya'
zor bir mertebedir bu. Ya şarapcılar ya da dervişler bu makama erebilir.
Pek çok insanın yüreği yetmez bunu diyebilmeyi ve bunu yaşayabilmeyi.
Bu makamda yalnızlık da çok doğaldır üstelik.Sadece bu bakış açısıyla bile birey olmayı iktiza eder.
şarkının ilk bölümünün söz kısmı burada bitmekte ve müzik devam etmekte...
İkinci bölüme girişte enterasan,
'konuşmadı' diye pat diye mevzuya giriyor şarkıcı başlangıçtan 150 saniye sonra
'hiç duymadı'
'Açık seçik sizle takılmadı'
'Daralmadı'
Bahsettiğimiz o dünyadan vazgeçebilme makamı artık şahsın gönlüne taht kurmuş vaziyette
'insanlarla beraber yaşadığı müddetçe dikkat etmesi gereken kurallar mevcut,Bu kurallara tabi
olmamak için konuşmaktan ve konuşulanı dinlemekten vazgeçmiş'
'Yalnızlığı da benimseyen bünyesi onlarla takılamaz hale geliyor çünkü takılsaydı daralacaktı'
Gerilmemek için yarışmamayı seçen tabiki de daralmamak için yalnızlığı eş tutacak kendine
Yani olay bu.Dünyadan geçebilmek için 'ya şarapçı olacan ya da derviş' ortası kar etmiyor.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)